Emiralemdaroglu

affetmek, senden bunu isteyen olmadığında çok zor. istesen de affedemiyorsun o zaman.v

Emiralemdaroglu

"makyaj degmemis yuzunun cocuksulugunu, notlarini koydugun dosyayi gogsune bastirip tasimani hizli hizli konusmani, politikadan anlamayisini seviyorum.
          
          cocugunla saatlerce bikmadan oturup konusabilecek olmani seviyorum ben.
          
          ani bir gurultuye kus gibi irkilmeni seviyorum.
          
          defterini ozenle tutmani ve dikkatli yazmani, kirtasiye esyalarini suslu ve renkli almani seviyorum.
          
          kalemini, defterini, kitaplarini asla getirmeyi unutmamani, derslerine devamsizlik etmemeni, her soyleneni onemsemeni seviyorum.
          
          teknoloji ile bir turlu uyusamayisini, agaclara, boceklere daha fazla ilgi duyusunu seviyorum.
          
          erkek arkadaslarindan soz etmeye baslayan arkadaslarinin yaninda, utanip konuyu degistirmeni, tavsiyelerde bulunmani ve sonra icten ice ilgi duymani seviyorum. sonra da hemen yuzunun kizarmasini. evet yuzunun cok cabuk kizarmasini seviyorum.
          
          sık sık başörtünü düzeltmeni... kimseye sözünü etmediğin hayallerini, her gece yatmadan tekrar tekrar aklından geçirmeni seviyorum.
          
          senden umulmadık ölçüde hayallerini genişletebilmeni, annene ne düşündüğünü hissettirecek acemice sorular sormanı, yaşlı kadınları usanmadan dinleyebilmeni seviyorum."

Emiralemdaroglu

köpüklü kahvesinden bir yudum aldı. başını kaldırdı.dalgakıranların berisindeki duru suyun üzerinde salınıyordu takalar.
          
          ufacık şehirde yaşadığı tezatlığı farkedip gülümsedi dalgakırana. daha bir kaç saat öncesinde kurtulmuştu, yirmibeş sene boyunca soluduğu sidik kokusundan... yirmibeş sene... dile kolaydı çekmeyen için tabii ki. ama o, telaffuz bile edemiyordu. acı veriyordu, her bir harfi bile, kalbine...
          
          tezatlık en başta başlamıştı aslında.
          
          ona özgürlüğünü geri veren sürgülü kapı kesmişti cezasını, içeri girdiğinin ilk gününde. bileklerindeki kelepçelerle onu içeri çeken dev kapı, küçücüktü o çıkarken. isterse yokolsun ne farkederdi ki... yirmibeş senede yirmibeşbin kere yokolmuştu o... yeraltı zindanlarında...
          
          şimdi yine sorsalar, yine suçsuz olduğunu söylerdi. çünkü suçsuzdu. her mahkumun suçsuz olduğu kadar... zorlanmıştı. onun bir suçu yoktu ki... babası eline zorla tutuşturmuştu silahı, daha onsekiz yaşındayken. ne yapsaydı? itiraz mı etseydi babasına? babasıydı o... şimdi ise, kırküç yaşında, hayatında idrak edebildiği tek kapı, sürgülü kapı olan, yeni yetme bir yaşlıydı. sevmemişti. sevilmemişti. sevmeyi öğrenmemişti bile... sadece bir kere...çeşmenin başındaki güzeli gördüğünde kıpırdanmıştı yüreği. onbeş yaşındayken... içeri girmemişken... tarlada yorulduğundan nefes alamadığını zannetmişti.
          
          hiç mi bir şey öğrenmemişti? tabii ki öğrenmişti.
          
          yirmi metrelik duvarların ardından işittiği dalga seslerine, “deniz” abi’sinin nasihatları eklenerek geçirmişti onca seneyi. denizle ve “deniz” abi’siyle...
          
          kahvesinden bir yudum daha aldı. başını kaldırdı. dalgakıranların ötesindeki azgın dalgalar yılmadan vuruyorlardı kayalara.
          
          ufacık limandaki tezatlığı farkedip gülümsedi bu seferde. daha bir kaç saat öncesine kadar, isyanlardı umutları etrafındakilerin. umutlanmak istediklerinden çarpıp dönmüşlerdi zindanlardaki zifiri kayalardan. ip durmazdı ki, bağlanabilsinlerdi.

Emiralemdaroglu

kalakaldılar ipsiz...sapsız... kaldılar. kaldı...
            
            umutları tükenmedi...
            
            peki şimdi. oldu mu yani? bu muydu? artık uçabiliyor olması özgür olduğu anlamına gelir miydi gerçekten? peki ya geride kalan ‘suçsuz’ seneler... havalandırılan halılar bile içeri alındıklarında püsküllerini rahatça salıverirken, havalandırmadaki saatlerinde bile sürgülerin ardından izleniyordu, düz mü yürüyor, eğri mi diye...
            
            şimdi yine sorsalar, yine suçsuz olduğunu söylerdi.
            
            çünkü suçsuzdu. her mahkumun suçsuz olduğu kadar... çünkü en azılı katil bile sürgülü kapının gazabını ilk gününde hisseder, zindan zifiri rengini öğrenir, yaptıklarının, yaşananların yanında, suç olmadığını düşünürdü. ama artık, kırküç yaşında, ağlamanın ne olduğunu müzmin göz nezlesinden ve sadri alışık filmlerinden öğrenen, hayatında idrak edebildiği tek kapı, sürgülü kapı olan, yeni yetme bir yaşlıydı. ağlamamıştı. ağlayamamıştı. ağlamayı öğrenememişti bile. sadece bir kere...
            
            jandarmanın onu aldığı aracın parmaklıklı ufak camından, çeşmesinin başındaki güzeli gördüğü köyünden uzaklaşırken... onsekiz yaşındayken... içeri girerken...
            
            onu da göz nezlesi zannetmişti zaten.
            
            kahvesinden son bir yudum aldı. kafasını hayatının mezarına çevirdi. gülümsedi ve ağlamaya başladı. hıçkıra hıçkıra...
            
            
            "tarihi sinop cezaevi’nde yaşamış tüm mahkumlara ithaf edilmiştir."
Reply